English French German Spain Italian Dutch Russian Portuguese Japanese Korean Arabic Chinese Simplified

9 Kasım 2010 Salı

Mahsun! New York’ta Minare Göremedim


Halkın İçinden…

Film gösterime girmeden bir arkadaşımla (abi bu filme gidelim, fragman deli olmuş) filmi izlemeye gidelim diye sözleşmiştik.  O gün geldi çattı. Hemen, internetten nerede ve hangi seansta izleyeceğimize bakıp yola koyulduk. Şimdi bir gençturkcell şifresi lazımdı bize. Bütün tanıdıkları bağlantıya soktuk :)) Kimileri var dedi asılsız çıktı, kimileri yollayacağım dedi sesi soluğu çıkmadı. Sonunda şifreyi bulduk. Filmin başlamasına 30 dakika vardı ve biz yeni yola çıkıyorduk. Buluşma yeri Historia, “ilk gelen biletleri alsın” diye sözleştik. Ben ve arkadaşım Siportiy ilk gelenlerdendik. Biz biletleri alırken ekibin diğer elemanları da olay yerine intikal etti. Birinci salondaki yerimizi aldık. Tanıtımlar, reklamlar filan derken film başladııı. Malum fragmanı sayesinde hepimiz etkilenmiştik.  Filmdeki kadroyu burada tek tek anlatmayacağım. -aşikâr olanı yinelemenin bir anlamı olduğunu düşünmüyorum- Film başladı başlamasına ama bizim Amerikalı ağabeyler Türkçe konuşuyor. Haydiii! Ne oldu orijinal dile yahu? Gittiğimiz seans Türkçe dublajlı imiş meğer. İnsan bir filmi neden dublaj yapma gereği duyar ki? Kaldı ki Türk filmi, azıcık İngilizceden ne olur sanki! (Bu cümleye Tepkiler, tepkiler, tepkiler… Olabilir)

Sen kalk, on iki milyon dolar harcadığın bir filmin dublajını mahvet. Bir an Konyalı dublaj ekibinin filmi seslendirdiğini düşündüm. Tamamen komedi. Bir de Türkler en iyi dublajı yapar diye bilinir. Film ilk baştan, negatif olarak zihinleri gıdıklamaya başladı. (Bu durumla ilgili filme ara verildiğinde ve film sonrasında arkadaşlarımla konuştuğumda hepsinin görüşü aynıydı.) Siz siz olun orijinaline gidin. 

Mahsun Kırmızıgül’ün çektiği filmler nedense bazı kesimlerce ötekileştirilmeye çalışılıyor. (Sevmiyoruz kardeşim ne var, çekemiyoruz, ajitasyon yapıyor, yapmacık, haa şu bizim Mahsun, amaaan salla yaa) Önyargılardan arınış bir şekilde filmi izlemeyenlerin yorumlarını belirttim, çaktırmadan :)) Siz ne yargınız varsa, şayet varsa beyninizi o yargılardan arındırın gidin derim.

Şimdi bu yazımda filmi anlatmayacağım; çünkü izlemek isteyen bir çok kişi olabilir. Ana hatları ile filme değineceğim. Film iki polisin (Mahsun ve Mustafa Sandal) Amerika’da yaşayan Hacı adında bir adamı (Haluk Bilginer) alıp Türkiye’ye getirmesinden ibaret. (Çok sığ bakmışsın olaya, çok saçma düşünüyorsun, hadi canım felsefeyi anlamamışsın tarzında düşünceler olabilir) Filmi izleyenler Türkiye’de yaşıyor ve Türkiye ile ilişki varsa, filmin kahramanlarının kimlere atıfta bulunduğunu hemen anlayacaktır. Fragmanda gördüğümüz aksiyon sahnesinin haricinde bir başka aksiyon sahnesi olarak arabanın çarpışma ve uçma sahnesini söyleyebiliriz. Filmin İlk başlardaki çatışma sahneleri bana “Call Of Duty” oyununu hatırlattı (Bilenler bilir). Ali Sürmeli de 2-3 dakika görünüyor o kadar. Eski fragmanlardaki bazı kısımlarda filmden çıkartılmış. (Tepkilerden tırsmışlar, laiklik, şeriat, hukuk devleti filan tarzında şeyler) Filmde İki tip Müslüman profili gösterilmiş. Birisi terörist Müslümanlar (!) Diğeri hoşgörülü Müslümanlar (iyi olan bu sakın diğerine inanmayın haa!) Terörist Müslümanlar adamların boğazlarını kesen, bomba patlatıp örgüt evlerinde yaşayan kişiler olurken, iyi Müslümanlar kızlarının Hıristiyan bir adam ile kilise de evlenmesine, kendilerini terörist olarak görenleri kahraman gibi gösteren ve paraları olan, örgüt evlerinde yaşamayan, ama bir örgüte mensup olan insanlar oluveriyorlar.  (Mesajlar, mesajlar, mesajlar… Mahsun boğma izleyiciyi mesajla, zaten bunları biliyoruz farklı olanı göster bize) 

Polis Kahramanlarımız Hacı’yı yakalar ama ellerinden kaçırır. Hacı’nın örgütü iyidir ama (!) Sonra Hacı bu polis arkadaşlarımızı yakalatır ve karşılarına geçer. “Benim suçum ne?” Ses yok Polislerden. Sonra hacı polislere “benim misafirim olun, sonra siz ne isterseniz yapacağım” der. Polislerimiz Hacı’ya misafir olur, gel zaman git zaman Hacı konuşur onlar dinler ve böylece film gider. (Anlatmayayım izlemeyenler kızmasın şimdi :))


Filmin adı “New York’ta Beş Minare” ama ben bir tek minare bile göremedim doğrusu (Okuyucu: Adama bak yaa! O mecazi olarak söylüyor, bu New York’ta minare göreceğini sanıyor. Tabi ki olmaz safım benim). Kahramanlar Müslüman olduğundan namaz sahneleri böyle filmlerin olmazsa olmazlarından olur. Namaz saflarına batkımda estetik bir saf tutulmuş. Önde imam arkasında iki kişi sonra üç ve bir kişi şeklindeydi (iki kişi ile üç kişinin yerleri farklı olabilir).  Namazı kılanlar arasında Yaşlı adam (Danny Glover), camilerimizde son zamanlarda moda olan tabureye oturmuştu. Tamam, hadi o yaşlı dedik, olabilir, belki rahatsızdır. Arkadaki koruma neden tabureye oturur ki? (Gencecik adam. Mesajlar mesajlar mesajlar…)
 
Hacı yakalanır ve Türkiye’ye getirilir. Ama bizim Polisler vicdanları ile muhasebededir hala. İşin içine kötü Müslümanlar girer ve işler farklı bir boyut kazanır. (Burada işin sonunu yazarsam filmin sonu belli olur) Bu filmin sonu tipik Türk filmlerinin sonlarına benzemiyor. Filmin sonundaki dramatik sahnede filme adının konulmasına ilham kaynağı olan şarkı çalmaya başlar. Ve film son bulur (Nasıl son bulur ama!)

Film biter ve salon boşalır boşalmasına. Salon boşalırken benim ve arkadaşlarımın beklentilerini tatmin etme arzusu da yok olup gider. Sonuç memnuniyetsizlik. Film her şeyden öte samimi değildi. Pazarlaması harikulade yapılmış ve fragman ile tüketicide beklentiler tavan yaptırılmıştı. Beklenti tavan olunca risk büyüktür, memnuniyetsizlik adına. Ama benim cebim dolarken, başkalarının memnuniyetsizlik katsayısını pek de önemsemem doğrusu. Bu anlayış ile ülkemizde son üç yılda hasılat rekoru kıran bir film zaten mevcut. Bu film ile o üç filmi bir tutmuyorum tabi ki. Öyle ki, film doğrudan “Gelin Müslüman Olalım” demiyor elbet; (Böyle bir amacı yok diyenler şaşarım doğrusu. Şaştım gitti) fakat sunduklarıyla Müslümanlık ile Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin hiçbir farkı olmadığını gözler önüne seriyor. Polislerden biri (Mustafa Sandal) Hacı’nın karısının Hıristiyan olduğunu görünce Hacı’ya: 

“Karın Hıristiyan, nasıl oluyor bu? Dinde yasak değil mi?” demesi üzerine. Hacı:
“Ne fark eder ki hepimiz aynı Allah’a inanmıyor muyuz?” dedikten sonra “Dinde zorlama yoktur” ayetini okuyor.

Madem ki ana unsur aynı Allah’a inanmak, insan olmak, medeni olmak, insanları bu şekilde kucaklamak. Budist olan, ateist olan, agnostik olan… İnsanlar Allah’a inanmıyor, onları nasıl kucaklayacağız? Aynı Allah yok orada, o zaman onlarla beraber olamayız mı? Onların bizle beraber olmaları için Allah’a inanmaları mı gerekir? Herkes aynı Allah’a inanabilir; lakin herkesi Allah’a ulaştıran doğru yol bir tane değil midir?

Ne zamanki içinde toplumun bazılarını ötekileştiren, yalnızca kendi doğrusunun hakikat olduğunu savunan filmler çekmeyiz, işte o zaman dünyada rağbet gören bir sinema sektörümüz olur. Her film mesaj vermek zorunda değildir. Ama her filmden mesaj alırız.

Okuma yazma bilmeyen ilkel bir topluluğa okuma yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen bir ilkel topluluk elde edersiniz. 

Eğitim şart Hocam.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...